Bir film izledim ve hayatım değişti!

Yine boş bir sayfanın önündeyim. Sonsuzluk gibi. Korkutucu. Zihnimin içinden fırlayıp taşmak, ötekilerle buluşmak isteyen yüzlerce düşünce, binlerce söz var sanki. Ama baloncuk gibiler. Belki de o tarafa baktığımda, çoktan çarpışıp yitmiş oluyorlar. Göremiyorum. Dikkat kesiliyorum ama duyamıyorum. Çok geç oluyor. Bir sıkıntım var. Bir sancı… Karşımda doldurulmayı bekleyen yeni bir sayfa ve günlerdir heyecanla kurguladığım yeni blogum. “Bir film izledim ve hayatım değişti”… Kimi zaman beni değiştiren bir kitap olur, kimi zaman bir insan. Ama bu sefer bir film… Çok sıradan bir film…

Soğuk bir Aralık ayının nerdeyse yirmi gününü Ankara’da geçirip de Viyana’ya döndüğümde, sanki yitirilmiş bir hazineyi tekrar bulmuş gibi mutlu oldum. Garip. Çocukluğumdan kalan bir duygu gibi… Sevdiklerimi geride bırakmış olsam da, burada yapacaklarım vardı. Keşfedeceklerim… Sanki   bana aynı şans tekrar verilmiş gibi sevinçli hissettim kendimi. 2014’de hem hayatımı düzene sokmaya hem de ilgi alanlarımda mükemmelleşmeye… ‘mükemmelleşmek’ mi dedim? Hay dilimi eşek arısı soksun.. Yine mi? Nedir bu mükemmeliyetçilikten çektiğim?… Hem benim zaten bir blogum vardı. Şimdi neden bu yeni blog? Sanırım her şey 29 Aralık 2013 Pazar gecesi sıradan bir film izlememle başladı. Kendimi yeni bir bloga – yeni bir yazı evine – taşınırken buldum. Tıpkı yeni defter gibi… Hani kimi kadınlar sıkılınca saç modellerini değiştirir; ben hep defterlerimi değiştirirdim. Bir yandan da bilerek, her defterin bir sonu olduğunu…

Bir sancı vardı içimde. 2014’e girmeye üç gün kala Julie&Julia’yı izleyiverdim. Nerden aklıma geldi bilmiyorum. Bir yerde okuduğumu ve izleme listeme aldığımı hatırlıyorum ama nasıl olduysa Ankara’dan dönüp de Viyana’daki yaşamımın ikinci yarısına başlayacakken aklıma geliverdi. Filmin konusunu unutmuştum; sadece baş karakterlerinin arasındaki ilişkinin ilham verici olduğunu okuduğumu hatırlıyordum. İzlerken çok keyif aldığım bu film, nasıl oldu da ezberimi bu kadar bozabildi? Julie’nin hikayesini izledikten sonra sancım daha da derinleşti. Soluğum kesildi. On gün başka bir şey düşünemedim. Uyuyamadım, reflü ağrılarım geri döndü, bütün vücudum kaşınıyordu ki hala nedenini bilmiyorum 🙂 sanırm bir şeye çok fena alerjim var… doktora gidemedim. Birden dehşetle fark ettim.. Bir süredir kendime hiç meydan okumuyordum. Dünyanın en güzel kentlerinden birinde yaşıyordum – kendim olabildiğim, kendimle gidebildiğim ve rahat hareket edebildiğim her kent güzeldi, ama bu sefer bir başkaydı – yine de sanki tat alamıyordum. Zaman geçiyordu, daralıyordu ve ben çok yavaştım. Korkuyordum galiba. Düşüncelerimin de hayatımdaki insanların da birer sabun köpüğü-baloncuk gibi birbirine çarpıp yok olmasından.  Bana, yazmak mı, yaşamak mı diye sorsalar, hiç tereddütsüz, “deli misiniz tabii ki yaşamak”, der(d)im. “Yaşamak olmadan yazmanın ne anlamı var? Yaşamadan boşluğa yazılır mı?” Ama yazmaktan vazgeçemiyorum, çünkü – herhalde kalın kafalı olacağım ki – yaşadıklarımın tadını, değerini ancak yazınca anlayabiliyorum.

Julie&Julia filmi beni neden sarstı? Çünkü – galiba – karakterle derin bir bağ kurdum. Julie, onu seven tatlı bir erkekle evlidir. Filmin başında, kocasının işine yakın olduğundan krediyle aldıkları eve taşınmaları gerekince, istemediği bir yere ve yeni bir hayata savrulur. Film ilerledikçe, Julie’nin bütün gün saçma sapan bir iş yaparken, hep yazmayı ve bir gün bitmiş bir kitap yayınlamanın hayalini kurduğunu öğreniriz. Yaşadığı uyum sorunlarının aslında kendisiyle henüz uyuş(a)mamasından kaynakladığını da böylece anlamaya başlarız. Hayatında coşku ve bir şeyi tamamlamanın tatmini eksiktir. Arada salata yemek için buluştuğu arkadaş grubuyla da pek uyumlu olmadığı gözümüzden kaçmaz. Bu ritüel de Julie’nin bünyesindeki başka bir arzuyla çelişmektedir: Güzel yemekler yapma ve yeme… Ne gariptir çoğu zaman eğreti hayatlar yaşıyor olmamız. Bu eğreti hayatın ortasında, kocası ona birden güzel bir öneride bulunur: Hayranı olduğu Julia Child’ın Mastering the Art of French Cooking kitabındaki 524 tarifi, 365 günde denemek ve bu macerayı bir web günlüğünde – nam-ı diyar blogda – gün be gün yayınlamak. Fikir muhteşem…

julie&julia_afiş1960’larda süregiden paralel bir hikayede de, 40 yaşından sonra aşçılık eğitimi alıp, Amerikalılara Fransız yemeği yapmayı öğretecek başarılı bir yemek kitabı yazan Julia Child’ı izleriz. Kocasının işi nedeniyle Paris’tedirler ve can sıkıntısını neyin geçireceğini sonunda bulmuştur Julia. Ama bu sefer de başka bir sorun vardır; sadece erkeklerden oluşan bir yemek okuluna devam eder. Okulun müdiresi erkeklere aşık atan bu azimli ve tatlı kadını pek sevmez; ona diplomasını vermede tereddütler yaşar.  Julia da bir partide tanıştığı iki  kadın aşçıyla yemek dersleri vermeye ve ortak bir kitap yazmaya başlar. Kitap bir türlü bitmez, bitse de yayınlamak pek kolay olmayacaktır. Pek çok engelle karşılaşsa da Amerika’ya yemek yapmayı öğreten kadın olarak hatırlanır. Meryl Streep zaten muazzam oyunculuğu ile karakteri bize o kadar yaklaştırıyor ki; insan, Julie olup, Julia Child karakterinden bir şey öğrenmesin de ne yapsın? Galiba mükemmeliyetçiliğimin derinden sarsıldığı ve çözülmeye başladığı zaman da bu anlara denk geliyor. Çünkü Julia Child, o kadar rahat ve esnek bir tavır çiziyor ki; öğretici videolarından birinde: “Şimdi omleti havaya fırlatıyoruz”, -omletçik o sırada tavadan fırlayıp bir güzel ocağın üstüne boylu boyunca yapışıyor tabii- “düştü mü, aman boşverin mutfakta sizden başka gören yoksa problem yok”, diyerek yemeği yapmaya devam ediyor. Galiba biraz 1960’ların dünyası ile bugün arasındaki farktan da kaynaklanıyor bu durum. Daha gerçek sorunlar ama daha az stres ve depresyon. İşte filmin hikayesi ve beni etkileyen boyutları böyle…

Birden esnekliğimi ne kadar kaybettiğimi – belki de hiç sahip olmamıştım öyle bir şeye- ve hala mükemmeliyetçiliğin pençesinde kıvranmaya devam ettiğimi fark edince, ben de olduğum yerden başlamaya karar verdim. İlgilendiğim her konuda bir şeyler yazmanın bana da mükemmeliyetçiğime de iyi geleceğini tahmin ediyorum. Buraya gelmek kolay olmadı gerçi;  ama keşfettikçe ve yazdıkça huzura eriyorum. Öyleyse önceki yazıları da taşıyarak buraya, açılsın kelebeğin karakutusu yeniden… Ursula K. Le Guin’in çuval kuramında söylediğinin izini sürerek, karakutumu da aldım geldim. Bir kadın olarak herhangi bir değerli çıkıntıya sahip olmadığıma göre, belki de uygarlığa yapabileceğim tek katkı kutumda sakladıklarım, damıttıklarımdır… Keyifli okumalar… 🙂

NOT: İlgilenenler için filmin fragmanı… 🙂

https://www.youtube.com/watch?v=ozRK7VXQl-k

13.01.2014 / Pazartesi // 21:39 – 23:13

Döbling/ Viyana

Reklamlar

One Comment Kendi yorumunu ekle

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s